Kayıt Ol

Giriş

Kategoriler

Arşiv

  • Bağlantılar

  • Meta

    Ak Topraklar

    Bayındır Bey bir Türkmen Beyidir. Onun zamanında Selçuklu Devleti’nin hükümdarı Alparslan’dır. Bayındır Bey kendi beyliği ile Selçuklu Devleti’ne katılır. Selçuklu Devleti’nde bir uç beyi olarak görev yapmaktadır. Devamlı olarak Bizans’a akınlar yapmaktadır. Bayındır Bey’in başlangıçta 5 çocuğu vardır fakat akınlar sırasında 4 çocuğu şehit düşer. Daha sonra Bayındır Bey Bizans topraklarında casusluğa başlar. Bu arada Selçuklu Devleti de anadoluda ve iran topraklarında ilerleyerek büyük başarılar elde etmektedir. Bizans’ta bu ilerleyişi durdurmak için savaş girişimlerine başlamıştır. Savaş hazırlıkları her iki tarafta da çok ciddi şekilde sürmektedir. Bu sırada Bayındır Bey Romen Diyojen’in çok güvendiği komutanlardan birisi olmayı başarmıştır.

    Bizans ordusu Konstantinapol’den harekete geçer. Yol üzerindeki Türkmen kabileleri yakıp yıkmaktadır. 24 Ağustos günü Malazgirt’e varırlar. Bu sırada Selçuklu Devleti’nin ordusuda düzenlenerek Malazgirt’e varmıştır. Savaşa bir gün kala Bayındır Bey Bizans ordusundan gizlice kaçarak Alparslan’ın ordusuna katılır. Selçuklu ordusuna Bizans ordusu hakkında önemli bilgiler verir. Alparslan ordusunu hazırlayarak savaşa başlar. Bayındır Bey’in yardımları sayesinde Bizans bozguna uğratılır.

    Gelibolu, Uzun Beyaz Bulut

    Gelibolu, dedesinin Çankkale savaşlarında ölmediğine inanan bir anzak torununun Gelibolu’ya gelmesiyle başlar. Kendisini oraya getiren rehbere Eceyaylası Köyü’ne gitmek istediğini söyler. Köye geldiğinde ise hem köyü hem de bütün dünyayı etkileyecek bir şeyler söyler. Söyledikleri ise büyük bir Türk Gazisinin aslında Anzak olduğu ve onun dedesi olduğudur. İlk başlarda köylüler bu teze gülüp geçerler. Yeni Zelandalı kız ise Gazi Alican Çavuş’un herhangi bir akrabası olup olmadığını sorar. Onu Gazi Alican Çavuş’un kızı Beyaz’ın yanına götürürler. Beyaz Hala hiç evlenmemiş babasını çok seven fakat köylerinde meydana gelen yangından sonra hiç dışarıya çıkmamış ve kimseyle konuşmamış bir Türk köylüsüdür. Beyaz Hala hiç evinden çıkmadığı ve kimseyle konuşmadığı için bu kızıda kabul etmeyeceğini düşünen köylüler, kızın eve kabul edilmesiyle şaşırırlar. Beyaz Hala adı Victoria olan bu kızı evinde bir süre misafir eder.

    Bu arada dış dünyada boş durmaz ve bu büyük haber fırsatını değerlendirmek için dünyanın çeşitli yerlerinden gazeteciler ve televizyoncular köye akın ederler. Beyaz Hala ise içerde bütün gerçekleri bu kıza açıklar. Gerçek ise kabul edilemeyecek kadar zordur. Anzak eri Alistair John Taylor ailesine mektuplar yazarak Çanakkale Savaşı’nı ve burada savaşmanın anlamsızlığından bahsediyor. Son mektubunda ise burdan kaçmak istediğini ve eve dönmeyeceğini yazıyor.

    Birgün gerçekten savaştan kaçıyor ve türk siperlerine giriyor. Tam başından vurulacağı sırada ayağına bir yaralı takılıyor ve ölümden kurtuluyor. Ayağının takıldığı yaralı ise teğmen Ali Osman. 2 gün beraber kalıyorlar orada. Ali Osman ile ölüm arasındaki savaşı ise ölüm kazanıyor. Ali Osman ölmeden önce Anzak erine kendi kıyafetini giymesini söylüyor. Anzak eri bir köyün yakınında, Ali Osman’ın kıyafetiyle ve onun mezarı başında beklerken, bir Türk kızı, Meryem onu görüyor ve o anda ona aşık oluyor. Onu kendi köyüne götürüyor ve İngilizlere esir düşmüş bir Türk teğmeni olduğunu söylüyor. Onunla evleniyor ve dört çocukları oluyor. İlk çocukları olan Ali Osman ölüyor. Diğer üç çocuğun adını ise Uzun, Beyaz, Bulut koyuyor. Uzun Beyaz Bulut, Yeni Zelandanın diğer adı. Anzak erin torunu Yeni Zelandalı kız gerçeği öğreniyor, fakat gerçeği kendisinde saklıyor.

    Kumarbaz

    Fransa’da yaşamakta olan bir Rus Generali ve ailesinin yanında öğretmen olarak çalışan Aleskey İvanoviç iki hafta süren bir ayrılıktan sonra, General’in yanına geri döner. Bu  süre zarfındaotele birkaç tanıdık sima gelmiştir. Bunlardan birisi İvanoviç’in hiç hoşlanmadığı Fransız, diğeri ise İvanoviç ile sıkı bir dostluğu olan Mister Astley’dir. Zamanla Fransız’ın otelde bulunuş nedenini anlamaya başlamıştır. General’in, Fransız2a yüklü bir miktar borcu vardır ve bu borcu da uzun süredir hasta olan Rusya’daki zengin halasından kalacak mirasla ödemeyi düşünüyordur.

    İvanoviç’in General’in üvey kızı Polina’ya olan sevgisi gün geçtikçe artıyor ve ona daha çok bağlanıyordu. Fakat Polina ona karşı tutarsız davranışlar sergililer. Kimi zaman samimi, kimi zaman da küçümser tavırlar takınır. Ayrıca Fransız ile Polina  arasındaki yakınlaşma da İvanoviç’in gözünden kaçmamıştır.

    Zaman zaman Plina ve İvanoviç yürüyüşe çıkıyor ve dertleşiyordu. İşte bunlardan birinde Polina’nın yine asiliği tutmuş ve İvanoviç’e, kendisine bağlılığını göstermesi için, şehrin hatrı sayılır kişilerinden olan Baron ve Barones’e Almanca birşeyler söylemesini emreder. Fakat onun bu sözleri Baron tarafından kaba olarak değerlendirilir. Bu olayın ardından Baron’un şikayeti üzerine General İvanoviç’I işinden atar. Fakat bu esnada beklenmedik bir olay gerçekleşir. General ve ailesinin uzun süredir ölecek diye haber beklediği Rusya’daki halaları gelmiştir.

    Bu olay ivanoviç’in işine yaramıştır. Çünkü Büyükanneonu seviyor ve güveniyordu. Büyükanne zengin, bir o kadar da huysuz bir kadındır. Zamanla Büyükanne oradaki kumarhanelere gitmeya başlar. Tabiki yanında da bu konu hakkında daha önceden bilgisi olan vardır. İkl günlerde herşey yolundadır, fakat günler geçtikçe Büyükanne kaybetmeye başlar. Sonunda Büyükanne’nin paraları tükenmiş ve Rusya’ya dönmeye karar vermiştir. Giderken yanında Polina’yı da götürmek ister ama Polina kabul etmez.

    Bir gün İvanoviç odasına geldiğinde odasında Polina’yı görür. Daha önce hiç yaşanmamış bu olay karşısında İvanoviç şaşkınlığını gizleyemez. Polina  İvanoviç’e, yüklü bir miktar paraya ihtiyacı olduğunu söyler. O anda İvanoviç’in aklına birşey gelmiştir. Kumar. Elindeki bütün parayla rulet oynar ve şansının yardımıyla iki yüz bin ruble kazanır. Fakat otele döndüğünde Polina’yı perişan bir halde bulur. O günden sonra Polina ,Mister Astley’in yanında tedavi olmaya başlar. İvanoviç’de General’in sevgilisiyle Pariste iki aylık güzel bir hayat yaşar.daha sonra eski sefil hayatına geri döner. Günler böyle geçip giderken İvanoviç Hamburg’da Mister Astley ile karşılaşır. Bu karşılaşmanın ardından İvanoviç, Polina’nın kendisini ne kadar çok sevdiğini anlar ve yeni bir hayata başlar.

    Ateş Gecesi

    Murat Bey Milas’a sürgün gönderildiği gün onu kaymakam bey karşıladı. Kaymakam Murat Bey’i gördüğünde başta şaşırarak sürgün sen misin çocuğum dedi. Çünkü Murat Bey fiziki görünüşüyle yaşından oldukça küçük gösteriyordu. Kaymakam kısa bir zaman sonra yanındakileri (Doktor Selim Bey’i, Ceza Reisi Akif Bey’i) Murat Bey’e tanıttı.

    Fakat zaman geçtikçe alışmaya başlıyordu. Mahalledeki kızlarında Murat Bey’e oldukça fazla ilgi göstermesi, onun daha çabuk mahalleye ısınmasında yardımcı oldu. Murat Bey Varvar Dudu adında, kırk yaşlarında dul bir kadının evinde kalıyordu. Varvar Dudu Murat Bey’i zamanla oğlu gibi sevmeye başladı. Onun üstüne o kadar düştü ki, Murat Bey ‘de Varvar Dudu’yu annesinden farksız görmeye başladı. Dürüstlüğü, saygınlığı ile tüm mahallenin sevgisini kısa sürede kazandı. Bir gün kaymakam, Selim Bey ve Murat Bey bir iki kadeh içmeye gittiler. Murat Bey yaşı itibariyle kaymakam ve Selim Bey’den küçük olmasına rağmen, onlara ayak uydurabiliyordu. Hatta kaymakam, içkininde tesiri olsa gerek Murat Bey’e ‘Murat Bey çocuğum, diyordu, sen artık yaşın itibariyle olmasada vaziyetin itibar, yle koskoca erkeksin…Beyhude riyakarlık yapmayalım…’dedi. Bu sırada Murat Bey mahallede çeşitli muzurluklara da başlamıştı. Murat Bey uzun boylu, yeşil gözlü, yakışıklı bir gençti. Murat Bey önce Stematula isminde bir genç kıza ilgi duydu. Stematula pek güzel olmamasına karşın, bakışlarıyla insanı büyülüyebiliyordu. Murat Bey’de başta o bakışlara kendini kaptırdı. Stematula’da gözlerini Murat Bey’den alamıyordu. Stematula gitgide Murat Bey’e aşık olmayabaşladı. Her zaman onu izliyor, sırf onu görmek için günde üç beş kez Varvar Dudu’nun yanına geliyordu. Fakat zamanla Murat Bey, Stematula’dan soğudu. Onun kendisinin peşinden hiç ayrılmayışı, sırf kendisini görmek için evine üç beş defa gelmesi Murat Bey’i rahatsız ediyordu. Stematula Murat Bey’i kıskandığından mahalledeki diğer kızlar hakkında, Murat Bey’e asılsız dedikodular ediyordu. Onlar hakkında yalan yanlış bilgiler vererek Murat Bey’in onlardan soğumasını istiyordu. Fakat zaman geçtikçe Murat Bey, Stematula’nın asıl yüzünü amlamaya başlıyordu. Ve zamanla mahallenin neşeli kızlarından birisi olan Rina’ya gönlünü kaptırdı. Rina güzel bir kızdı.

    Murat Bey bir akşam Rina’ya kasabanın kilise meydanına hayli uzak bir yerde rastladı. İkisi birlikte mahalleye kadar geldiler. Ertesi akşam Rina’ya hemen hemen aynı yerde, ikinci kez tesadüf etti. Murat Bey’in o akşam Rina’ya karşı içinde bir şeyler kaynamaya başladı.  Bir gün Varvar Dudu. Murat Bey’in şerefine evlerinde bir ziyafet tertip etti. Herkesi bu ziyafete davet etti. Yemekte Rina ile Murat Bey hep göz gözeydiler. Stematula bunun farkında idi fakat hiç bir şey yapamıyordu. Ama bir şey yapmak için fırsat koluuyordu. Bir ara Rina, Murat Bey’bir şey anlatmak istemiş ve sesini diğerlerine işittirmemek istiyor bir tavırla  Murat Bey’e yüzünü yaklaştırdı.

    Kasabanın başka taraflarından da bir çok Müslüman ve Yahudi seyirciler geldiği için Kilise Mahallesi her zamandan fazla kalabalıktı. Stematula Murat Bey’i zorla yortu gecesine götürdü. Yortu gecesi kilise tıklım tıklım dolmuştu. Bir ara Murat Bey’le Stemaluta bahçeye dolaşmaya çıktılar. Murat Bey bir anda kendisini tanımadığı bir çok kızın arasında buldu. İçlerinde birisi Murat Bey’in ilgisini çekti. Biraz ileride bir ağaca arkasını dayamış, yüzü dalların karanlığı içinde kaybolmuş, eğlencenin uzak bir seyircisi kalmaktan başka bir şey istemiyor gibi gir hali vardı. Murat Bey Stematulayı yanına çağırarak ona kim olduğunu sordu ve Yunanistandan geldiğini öğrendi. Murat Bey onun yanına aşarak tereddüt içinde bir şeyler söylemeye başladı. O da Runca birşeyler söyleyerek Murat Bey’e cevap verdi. Murat Bey onun Rumca konuşalarından bir şey anlamayarak geri çekileceği sırada Stematula Murat beyin imdadına yetişti ve ikisi arasında tercumanlığa başladı. Kalabalığın arasında ilerlerken, kibar matmazelin ona göz ucuyla baktığını yakaladı. Biraz evvel ona karşı bu kadar soğuk bir vaziyet aldıktan sonra bu bakışın niçin olduğunu anlayamadı. Yakalandığını anlayınca birdenbire gözlerini kaçırması, hatta bunu da kafi görmeyerek direğin arkasına saklanmak ister gibi bir jest yapmış olması da manalıydı. Murat Bey yortu gecesinden sonra hep o kibar matmazeli düşünür oldu. Her yerde onun hayallerini görmeye başladı. Murat Bey yerinde duramıyor, mutlaka o matmazeli birdaha görmek istiyordu. Stematula’ya onun kim olduğunu, onun hakkında daha detaylı bilgi toplaması için rica etti. Stematula’da Murat Bey’e söz verdirerek onun gerçek kimliğini yani onun bir Yunanlı değil Osmanlılı olduğunu Doktor Selim Bey’in kardeşi olduğunu söyledi. Aradan bir kaç hafta geçti. Selim Bey Murat Bey’i yemeğe davet etti. Selim Bey’in bu daveti Murat Bey’i çok sevindirdi.

    Murat Bey    kendinden, annesinden, babasından   bahsediyordu. Bir an Selim Bey, Murat Bey’in anlattıklarına göre, onun babasını hatırlar gibi oldu. Evet Murat Bey’in babası zamanında Selim Bey’e çok büyük yardımlar yapmış, onu ve ailesini bir çok kez çeşitli tehlikelerden korumuştu. Bunun üzerine Selim Bey, Murat Bey’i kendisine daha yakın görüyor, “babanın zamanında bize çok büyük yararları oldu, artık sen de benim bir kardeşimsin” diyordu. Bu duruma Murat Bey çok sevindi. Bu sayede Selim Bey’in evine sık sık girebilecek Afife’yi daha sık görebilecekti. Zaman su gibi akıp geçiyordu.

    Murat Bey’in Afifeye karşı sevgisi gitgide büyüyordu. Murat Bey biraz rahatsızlanınca, Selim Bey onu kendi evlerinde ağırlamaya karar verdi. Murat Bey biraz çekindi ama Selim Bey ısrar edince kabul etmek zorunda kaldı. Aslında bu Murat Bey için daha iyi oldu. Kendiside bunun farkındaydı. Bu sayede Afife’yi her gün görebilecekti. Murat Bey’e köşkte bir oda hazırlandı. Murat Bey’le genelde Afife Hanım ilgileniyordu. Sabah kahvaltılarını yatağına kadar getiriyor, adeta bir çocuk bakıcısı edası ile Murat Bey’e ilgi gösteriyordu. Bu Murat Bey’inde hoşuna gidiyordu. Bu yakınlık Murat Bey’I Afife Hanım’a daha da sıkı bağladı. Artık Murat Bey Afife’den başka bir şey düşünemiyordu. Onunla yatıyor, onunla kalkıyor, nereye baksa onu görür gibi oluyordu. on beş gün aradan sonra Murat Bey yavaş yavaş ayağa kalkmaya başladı. Zaman zaman Afife Hanım’la bahçeye çıkıp. o küçücük bahçede sanki bir ormanda dolaşır gibi saatlerce dolaşıyorlardı. Bazen Murat Bey kendini üzgün gösteriyor, Afife Hanım’ın ona neyin var, neden böyle üzgün duruyorsun, yoksa bir derdin mi var demesini istiyordu. İstediğide oldu. Afife Hanım daha da ileri giderek, sanki kendisini sevdiğini biliyormuş gibi, neyin var, yoksa aşıkmısın diye sorular soruyordu. Bunun üzerine Murat Bey kendi kendine acaba onu sevdiğimi biliyormu diye düşünüyor, bazende Afife Hanım’ın sen benim kardeşimsin, bir derdin varsa söyle demesi, Murat Bey’i hayal kırıklığına uğratıyordu. Günler böylece geçip gitti. Murat Bey’in ayağı tamamen iyleşti ve kendi evine geri döndü. Ama hala Afife’yi düşünüyor, onu görebilmek için Afife’nin yolunu gözlüyordu.

    Uzun bir süre Murat Bey’le, Afife Hanım hiç görüşmediler. Murat Bey’in sürgün zamanı bitti ve İstanbul’a ailesinin yanına geri döndü. Aradan yıllar geçti ama Murat Bey’in sevgisi asla ölmedi. Murat Bey otuzbeş yaşlarına gelmişti. Afife Hanım bir gün ansızın İstanbul’a geldi. Selim Bey rahmetli olmuştu. Afife Hanımın Murat Bey’den başka hiç tanıdığı kalmamıştı. Murat Bey’in annesi zamanında oğluna çok büyük iyilikleri olan Afife Hanım’I çok iyi karşıladı ve tıpkı bir anne şevkatiyle onu bağrına bastı. Afife ile Murat Bey başta birbirlerine  yabancı iki kişi gibi hareket ediyorlardı. Afife Hanım‘ın yüzünde çizgiler belirmiş, göz kapaklarının altı morarmaya başlamıştı. Fakat hala eski güzelliğini koruyordu. Birkaç gün sonra Afife Hanım, Murat Bey’le konuşmak istediğini söyledi. Afife Hanım çok heyecanlıydı. Yıllar sonra Murat Bey’I sevdiğini ona itiraf edcekti. Sonunda Afife Hanım’da onu sevdiğini söyledi. Yıllar sonra Murat Bey’in istediği şey olmuştu. Ve bundan sonra hiç ayrılmamacasına birlikte oldular.

    Ayaşlı ve Kiracıları

    Yazarın dosyaları arasında bulunan ve hiçbir yerde yayımlanmadığı anlaşılan yaşam öyküsüdür. Yeni yapılan bir apartmanın dokuz odalı bir bölüğü, Ayaşlı İbrahim Efendi adında bir şahıs tarafından tutulmuştur. İsteyenlere oda kiralamaktadır. Yazarımızdan bu odalardan birini kiralamıştır. Kiracılardan ön plana çıkanlar arasında yazarımız, Ayaşlı, Halide, Şoför Fuat ve karısı Faika, Şefik Bey, Hasan Bey, Abdülkerim ve İffet Hanım,İskender Bey,Turan Hanım ve kocası Haki Bey’dir. Ayrıca yazarımızın arkadaşı Doktor Fahri Bey de romanımızın kahramanıdır. Yazarımızın Turan Hanım’la münasebeti geçmiştir.

    Hasan Bey yazarımızın hemşehrisidir. Ve apartmanda en içli dışlı olduğu kişidir. Turan Hanım odasında kumar oynattırmaktadır.Ve gelenin haddi hesabı yoktur. Bir çok kişi arasında da parasal yönden sorunlar çıkmıştır.Kumarda en çok karlı çıkanlar Turan Hanım ve İskender Bey’dir. Bu işi bilenler onlardır. Diğerleri ise sadece onlara kaptırmaktadırlar. Yazarımız bir bankada memurdur.İşini iyi yaptığından,hem arkadaşları tarafından sevilir,hem de müdürüyle arası iyidir. Yazarımız evde geçen olayları, işten gelince ondan öğrenmektedir. Hizmetçi,çok pis bir adam olduğu için Şefik Bey’den çok şikayetçidir. İskender Bey fabrikatördür ve zengindir. Haki Bey, karısı Turan Hanım’ın yazarımızla münasebetini görmezlikten gelmektedir. Yazar, Turan Hanım’dan etkilenmiştir ve “hayır” diyememektedir. Ama bu,sevgi ve aşk yönünden değildir.

    Abdülkerim ve karısı İffet Hanım’ın başı çocukları ile derttedir. Çok huysuz ve sürekli ağlayan, diğer ev fertlerini de rahatsız eden çocukları vardır. Doktor Fahri yazarımızı sürekli evlendirmek ve Turan Hanım’ı bırakmasını istemektedir. Turan Hanım kumar işlerini büyütünce evden ayrılıp, küçük bir ev alarak, kendi kumarhanesini kurmuştur. Bunlar Ayaşlı’nın hiç hoşuna gitmemiştir. İşleri devam ettirmesi için kumar işini İffet Hanım üstlensede rahatsızlığı ve çocuğu yüzünden bu işte pek başarılı olamamıştır. Hasan Bey ve Ayaşlı’nın tek işleri akşamları çilingir sofrasını kurarak siyasi olayları tartışmasıdır. Halide bir adamdan hamile kalınca evden ayrılmış, yerine Raife Hanım hizmetçi olarak gelmiştir. Yazarımızın başına bela olmuştur. Sürekli kızlarını göndererek onlara iş bulmalarını istemektedir. Ondan sonra hizmetçi olarak Zıynet gelmiştir. Yazarımızın yani muhbiridir.

    Birgün Hasan Bey hastalanarak hastahaneye kaldırılmıştır. Bu durum Ayvalık’da yaşayan kızı Selime’ye haber verilmiştir. Selime yazarın aklını başından almış ve kendine aşıkl ettirmiştir. Bu ara yine Fahri yazarı evlendirme planları ile uğraşırken yazar bir yolunu bulup müdürünün kızı Melek hanımla nişanlandırılmıştır. Zaten Fahri’nin amacıda budur. Bir akşamla yazarımızla müdürünün evine gittiğinde Melek Hanım’dan gözlerini alamamıştır ve sonunda muradına ermiştir.

    Bu olaylar olurken Hasan Bey’in durumu gittikçe kötüleşmektedir ve en sonunda ölmüştür. Yazar Selime’ye ne kadar kal desede Selime bunu reddederek Ayvalık’a geri dönmüştür. Yazar Ayvalık’daki arkadaşları ile sürekli mektuplaşarak Selime’nin durumunu öğrenmektedir. Birgün Selime tarafından geleceğini haber veren bir telgraf gelir. Yazar buna çok sevinir. Bu ara Şefik Bey ölür. Kafası kesilmiş bir şekilde ölü bulunur. Zaten arkadaşları o kadar düzgün insanlar değildir. İskender ortaklarının pis işlerinden dolayı hapse atılır. Doktor Fahri yazarımızı evden ayrılıp yanına gelmesi konusunda sürekli sıkıştırmaktadır ve ev halkı yavaş yavaş dağılmaktadır. Selim Ayvalıktan döner ve yazarımızın ikisi için bir ev tutar. Fahri ile Melek, yazar ile Selime müdürün evinde nikahlanarak aynı gün dünya evine girerler. Ayaşlı ile kiracıları da ölüme ve ayrılıklara dayanamayarak dağılmıştır. Ayaşlı kocası tarafından terk edilen Faika’yı da yanına alarak başka bir yere taşınır. Ayaşlı her zaman yazarı ziyarete gelir, bir zaman sonra ziyaretler kesilir.

    Bir gün Selime, babası Hasan Bey’i ziyarete gittiğinde yanında başka bir mezarında olduğunu farketmiştir. Bu mezar ise Ayaşlı’nındır. Ayaşlı da bu hayatta yorgun düşerek hakkı rahmetine kavuşmuştur.

    Toprak Ana

    Tolunay genç bir köylü kızıdır ve Savankul’a aşık olur ve evlenirler.Tek idealleri vardır. O da kendi topraklarını sürebilecekleri kendilerine yetecek bir tarladır.

    Evliliğin ardından Tolunay üç erkek çocuk doğurur. Bu çocuklar zamanla büyürler ve bu sırada Savankul köye ilk traktörü getirir. Artık toprak daha kolay işlenmektedir. Çocuklar büyüdüklerinde en büyükleri olan Kasım babası gibi biçerdövercilik yapmaya başlar. Muslubeg çiftliğin komsomolunda sekreter olarak çalışyıordu. En küçükleri olan Caynak şehirde okuyor,öğretmen olmaya çalışıyordu.

    Kasım Aliman isminde güzel bir kızla evlenmişti. Hala traktörle çalışıyordu. Tolunay bu halinden çok mutluydu. Bundan ddaha mutlu olamayacağını düşünüyordu. Günler bu şekilde gecerken bir gün savaşın patlak verdiği haberi öğrenilir. Tüm köylerden orduya insanlar çağırılıyordur ve Kasım’da askere çağırılır. Onun ardından Savankul ve Muslubeg’de askere giderler. Evde sadece Tolunay, Aliman ve Caynak kalmıştır. Artık tüm köylüler cephedeki askerler için çalışıyorlardır.

    Savaş sürerken Caynak da evdekilerden habersiz askere gider. Savaşın sebep olduğu açlık ve sefalete köylüler zor dayanmaktadır. Birgün Savankul ve Kasım’ın cephede şehit oldukları haberi gelir. İki kadında bu haberle yıklırlar. Bir süre sonra Caynak’ın da savaşta kaybolduğu haberi gelir.Yeni hayatlarında artık birer dul kadındırlar. Tolunay gelini için üzülmektedir. Kocasını kaybeden Aliman kendisini çok yanlız hisseder. Bu arada köylerine bir çoban gelmiştirve Aliman’la bu çoban arasında bir ilişki yaşanır. Aliman hamile kalır.

    Herşeye rağmen Tolunay gelinine sahip çıkar. Aliman’ın karnını şişmesini görmemezlikten gelir. Aliman bu halinden çok utanmaktadır. Bir gece Aliman’ın yatağından kalktığını gören Tolunay Aliman’nın doğum yaptıpını görür. Doğumda zorlanan Aliman’ı kasabaya  götürmeye çalışırken çocuk doğar ama Aliman ölür.

    Gün Olur Asra Bedel

    Roman kahramanı Yedigey Cangeldin, cepheden döndükten sonra, Kazak bozkırlarında küçük bir  aktarma istasyonunda çalışmaya başlar. burada tanık olduğu ve uzak geçmişine çağrışım yapan olaylar, gerçekte bir siyasi rejimin gümbür gümbür çöküşünün nedenleridir.

    Yedigey’in çok eski ve yakın arkadaşı  olan Kazangap ölür. Onun için bir cenaze töreni düzenleler. bu törene Kazangap’ın şehirde oturan oğlu ve kızını da çağırırlar. Kazangap’ın cenazesini mezarına götürürken, Yedigey kendisinin ve milletinin geçmişini, acı-tatlı, düşündürücü yanlarıyla bir bir gözlerinin önünden geçirir. O gün ‘Asra bedel bir gün’ olur onun için. Sevdikleri kişinin cenazesini Naymanlar’ın kutsal mezarlığına götürdükleri zaman, orada bir uzay üssünün kurulmuş olduğunu görürler ve cenazenin gömülmesine izin verilmez.

    Öte yandan, Rus-Amerikan ortak araştırması sonunda kozmonotlar, uygarlık düzeyi Dünyanınkinden çok daha yüksek bir gezegen keşfeder. Bu gezegende yaşayanlar dünyalılarla ilişki kurmak isterler. Fakat daha yüksek bir uygarlığı, daha iyi bir yönetimi kendileri için zararlı gören dünyalı yöneticiler bu isteği reddederler.