Kayıt Ol

Giriş

Kategoriler

Arşiv

  • Bağlantılar

  • Meta

    Son Sığınak

    Süleyman bey, bir iş için gittiği Diyarbakır’dan İstanbul’a trenle gelirken yolda, ücra bir kasabada yoğun kar yağışı yüzünden mahsur kalır. Kompartımanda uyurken bir bayanın yanlışlıkla üstüne su dökmesi sonucunda uyanır ve küçüklüğünde abisinin kendisini okula geç kalmaması yüzüne su serperek uyandırdığı günleri hatırlar. Aynı kompartımanda yolculuk ettiği, mesleği şarkıcılık olan Makbule adında bir bayanla tanışır. Trenin küçük bir kasabada yolların kapanmasıyla mahsur kalınca Süleyman bey biraz ısınmak ve birşeyler yemek için, bir kahvehaneye gelir. Orada çayını yudumlarken,kasabanın Halkevi Başkanı olduğunu öğrendiği birisi gelir ve herkesi genç bir subayın düğününe davet eder.Halkevi evlenmeye gücü yetmeyen gençleri evlendiren bir yerdir.Süleyman bey, düğünde başkana sürekli takılan,muzip, yaşlı,hoca lakaplı adı Eyüp olan  şahsı çok sempatik bulur.Hoca eskiden tiyatro ile uğraşmış,bu yüzden başına çok işler gelmiş biridir. Biraz sonra Makbule’yi bir paşanın masasında görür,onun isteğiyle masaya davet edilir ve İstanbuldan tanıdığı bir mirasyedi olan eski bir paşa çocuğu Servet bey ve paşayla Makbulenin aracılğıyla tanışır. Düğünün bitimine müteakip, tiyatroyu çok seven bu insanlar halkevinde, tiyatro seven birkaç kişiye,bir oyun sergilerler. Bu gösteri paşanın çok hoşuna gider.  Oyunun bitiminde birbirine ısınan bu dört kafadar Servet beyin maddi ve manevi destek sözü ile İstanbul’da Yeni Türk Tiyatrosunu kurmak üzere sözleşip birbirlerinden ayrılırlar. Süleyman bey bu sözün tutulacağından pek emin değildir.

    Süleyman bey 1. Dünya savaşında Mısır’da Kanal harekatına katılmış eski bir yedek subadır.Onun tiyatro sevdası İngilizler tarafından esir tutulduğu Zekazik kampınadan gelmektedir.Orada boş zamanlarını geçirmek için arkadaşlarıyla oyunlar oynamıştır.

    Kendiside zengin bir babanın küçük oğludur fakat babasının o küçük yaşta iken ölmesiyle kendisine düşen miras ile ancak eğitimini sağlayabilmiştir.Şimdilerde ise bir arkadaşının bulduğu bir boyacı dükkanında katiplik yaparak ve bazende kampta öğrendiği biraz İngilizce ve Fransızca ile iş için mektuplar yazarak geçimini sağlamaktadır.

    Bir gün Süleyman bey kaldığı küçük pansiyonda akşam vakti bir sürprizle karşılaşır. Makbule hanım, Servet bey ve Hoca İstanbul’a verdikleri sözü tutmak ve yeni tiyatroyu kurmak için gelirler.O verdikleri sözün tutulacağından pek emin olmadığından çok şaşırır,tam onlar hasret giderirken Süleyman beyin Zekazik kampından arkadaşı Azmi gelir.O da tiyatro seven biridir. Azmi uzun boylu iri yarı içine kapanık,pek konuşmayı sevmeyen biridir.Onu da aralarına alarak ne yapacaklarını konuşmak için bir akşam yemeğine giderler.O gece herkes hayatını küçük ayrıntılarına kadar anlatır.İlk önce Makbule başlar,bir kassam kâtibinin yani sarıklı bir imamın kızıdır.Makbule küçük burunlu etine dolgun sık sık kahkahalar atan, şen şakrak hayat dolu bir kadındır,üç defa evlenip boşanmıştır.E yüp Hoca ise eskiden bir deniz subayıymış,sık sık gemiden kaçıp tiyatroya gidermiş bir gün bu yüzden meslekten atılmış. Anadolu’nun ücra köşelerinde memurluk yapmış. Servet bey ise eski bir sadrazamın kızıyla evlidir.Karısı iyi bir kadındır fakat o daktilom dediği sekreterine aşıktır. Akrabalarının kışkırtmasıyla, büyümüş olan çocukları  analarının tarafanı tutarak onu uğraştırmaktadırlar.
    Bu beş kişilik grup yeni Türk tiyatrosunu kurmak için Servet beyin babasından kalma konağında bir sınav heyeti kurarlar ve kadroya alınacak elemanları seçerler. Kadroya Hacı Lala adında konağın eski emektarı olan bu yaşlı arap,eski tanınmış bir ailenin iyi eğitim almış bir çoçucuğu olan Pertev Turhan isminde yakışıklı uzun boylu bir genç alınır bu tiyatronun jönüdür.Daha sonra sırasıyla,ilk bakışta hasta bakacısı izlenimi uyandıran Remziye adında, muallim mektebini bitirmiş bir süre öğretmenlik yapmış bir genç kız, lakabı Lokman  ve adı Sadullah Nuri olan eski bir aktörle,isimleri Melek ve Masume olan iki genç kız daha girer. Melek ve Masume Halkevinde oyunlarda rol almışlar, bu yüzden biraz tecrübeleri vardır fakat onların kadroya alınmasındaki etken alınmama korkusuyla ağlamalarıdır. Dışarıda onlarca genç kadroya girebilmek için heyecanla beklemektedirler. Akşama doğru Neriman, Dürdane adında iki kadınla eski bir şeyhin oğlu olan Gazali ve tıp eğitimini yarıda bırakarak tiyatroyla uğraşmaya başlayan doktor lakaplı biri ve Hakkı adında eskiden hokkabazlık yapmış biriylede kadro tamamlanır. Akşam saatlerinde içeriye zorla girmiş kambur bir cüce sınava girmek ister fakat Servet beyin buna karşı çıkmasıyla sınava alınmaz. Daha sonra Samsun’a giderken gemide ona rastlarlar, Hakkı’yla Kambur iyi arkadaş olurlar ve gemide beraber gösteri yaparak para kazanırlar. İleriki zamanlarda Servet beyin gruptan ayrılmasıyla o da gruba katılır ve Tiyatro grubunun maddi sıkntılara düştüğü zamanlarda Hakkı’yla beraber işe çıkarak onlara büyük yararları dokunur.

    Samsunda başlayacak bir Anadolu Turnesine çıkmak için hazırlıklara başlarlar ve hazırlıklar tamamlanınca yola çıkarlar. İlk başlarda herşey yolundadır. Servet Bey’in iyi tanınmış olmasından dolayı gittikleri yerlerde, devlet erkanı ve halk tarafından iyi karşılanırlar ve maddi sıkıntıları yoktur. İstanbul’dan gelen bir mektupla,aile sorunları yüzünden Servet Bey evine döner ve onlar yollarına yanlız başlarına devam etmek zorunda kalırlar. Yolda sırasıyla  gruptan, İstanbul’dan gelen bir telgrafla Pertev Turhan  ayrılır, arkasından Neriman bir Azeri tüccarla Karst’a iken tanışıp evlenir ve daha sonra küçük bir kasabada Hacı Lala hastalanır ve onun öleceğini bile bile hastahaneye yatırıp o kasabayı terk ederler. Masume’ye gelince ona bir genç tiyatro oynarken aşık olur,ve daha sonra Masume’nin de fikri alınarak düğünleri yapılır.  Son olarakta Remziye’yi İstanbul’daki eski sevgilisi yerini öğrenir ve yanına gelir,beraber İstanbul’a dönmek için anlaşırlar. Son olarak kalan üyeler hep birlikte Masume’nin evinde bir akşam yemeği yerler.

    Ortak yönleri içlerindeki tiyatro sevgisi olan bu insanların Son Sığınak olarak nitelendirdiği bu tiyatro artık dağılmaktadır. İçlerinde vaktiyle yangından kaçarcasına terkettikleri yerkerin hasreti,döküle saçıla dönüş yollarını tutarlar.

    Harem

    Sermet adında bir adam, karısı Nazan’ın kendisini başka bir erkekle aldattığını, karısıda Sermet’in kendisini başka bir erkekle aldattığını zannediyor.

    Modern yaşamı seven, lüks olmayı seven, dürüst ve sadakâtli, kalbinde hiç bir kötülük olmayan bir kadındır. Ancak o zamanlar kadınlı erkekli eğlencelere katılmak hiç hoş karşılanmazdı. O ise eğlencelere hem katılıp hem de düzenleyen birisiydi. Bunda hiç bir kötülük düşünmezdi,bunu çağın gereği olarak görüyordu.

    Sermetse karısının böyle eğlenceler düzenlemesini, hatta o eğlencelerde bulunmasını bile istemezdi. Sermet lüks olmayı, kadınlı erkekli eğlenceleri hiç sevmezdi. Bunun asıl nedeni karısını olduğundan fazla kıskanıyordu.

    Bir gün Sermet karısının yine böyle bir eğlence düzenlediğini duydu. Sermet aslında Refi adında birinin karısıyla birlikte olduğunu düşünüyordu. Bu olay üzerine karısıyla tartışırlar ve kısa bir süre için ayrılırlar. Daha sonra Sermet yaptığı aptallığın farkına varır ve karısıyla oturup konuşmaya karar verir. Karısıyla şu karara varırlar; kadınlar kadınlar arasında, erkekler erkekler arasında eğlencelere katılsınlar.

    Nazan da aslın da kocasını çok kıskanır. O da kocasının kendisini Refi’nin karısı meliha ile aldattığını düşünür. Bunu ortaya çıkarmak ister. Bir gün bir eğlence düzenler. Bu eğlenceye Refi’yi getirmeye karar verir. Refi’de zaten Nazan’dan çok hoşlanmaktadır. Refi’ye derki seni haremime davet ediyorum der ve onun haremine geebilmesi için kara çarşafla  gelmesini söyler. Refi herşeyi kabul eder. Nazan’ın asıl amacı Refi’nin nasıl bir adam oldoğunu onun karısına göstermektir.

    Sermette kendi haremine Meliha’yı davet eder. Melihada hemen kabul eder. Onun da gelebilmesi için erkek kılığına girmesi gerekmektedir. Bunu kabul eder meliha. Sermet’in de asıl amacı Meliha’nın nasıl birisi olduğunu Refi’ye göstermektir.

    Nazan, Sermet’in haremine erkek kılığında girmeyi başarır. Girer girmez Refi’ye sen burda benimleyken Refi’de kara çarşafla senin karının yanında der. Bunu duyan sermet apar topar karısının haremini basar ve gördüğü manzara karşısında  gölerine inanamaz. Refi’yi dehşet bir şekilde dövdükten sonra karısına döneceği sırada,karısı ona bana olan güveni sarsma için aslında hiç bir yer ve mekan önemli değil, önemli olan benim sana olan sevgimdir,deyince Sermet halsızlık ettiğinin farkına varır.

    Korkunç Yıllar

    Yazar adı Cengiz, Kırım Tatarlarından. Roma’da yaşadığı yıllar içinde Sadık Turan adında bir Kırımlı ile tanışıyor. Sadık’ın  dertli olduğunu anlıyor ve anlatmasını sağlıyor. Bir sonraki gün tekrar görüşmek üzere ayrılıyorlar fakat Sadık Cengiz’in kaldığı otele üzerinde kendi imzasının bulunduğu hatıra kitabını bir daha dönmeyeceği mesajını vererek bırakıyor. Cengiz otele geldiğinde kötü haberi alıyor ve çok üzülüyor.

    Aradan yedi yıl geçtiğinde Cengiz Londra’da bulunuyordu. Bir gün kendisine Sadık’ın Uruguay’da öldüğü haberi geliyor. Bu olaydan sonra Cengiz Sadık’ın hatıralar kitabını tekrar okumaya karar veriyor ve hikaye başlıyor.

    Sadık ailesi ile birlikte Kırım’ın ufak bir köyünde yaşar. Bir akşam vakti eve gelen bir kadın tarafından babasının kazak askerleri tarafından götürüldüğü haberini aldı. Sadık annesi, kardeşleri Bekir, Esma ve Sabri ile çok zor şartlar altında iki sene geçirdiler ve daha  sonra Akmesçit’e taşındılar. Babası Mustafa’nın serbest kaldığı haberini bir arabacıdan duydular. Babası  iki ay sonra iş ve ev buldu ve ailesini yanına çağırdı. Kaldıkları ev kış için uygun değildi ve kış mevsimi ile birlikte Esma ile Sabri soğuktan hastalanıp öldüler. Kış mevsimi sona erdiğinde Sadık da kendisine bir iş buldu. Bir kaç sene sonra aile ekonomik açıdan rahata kavuştu. Bu sırada Rusya 2.Dünya Savaşına hazırlanıyor ve Kırım Tatarları üzerinde baskı uyguluyordu. Köylerden bazı zamanlar yirmi yaş ve üstü tetişkinleri toplayıp esir kamplarına götürüyor ve bir kaç sene sonra serbest bırakılıyordu. Babası yurdun bu zorlukları aşması için okumuş gençlerre ihtiyaç olduğunu biliyordu ve bu yüzden Sadık’ı mektebe göndermeye karar verdi. Sadık ise ailesinin  bu zor şartlarda kendisi için yapacağı masrafı da düşünüp çok çalışmaya başladı. İlerde doktor olup Kırım Tatarlarına faydalı olmayı istiyordu fakat okulu bitirdikten sonra yeni dünya gazatesinde işe başlaması onun doktor olma isteğini söndürdü. Bir müddet sonra okul arkadaşı Süleyman ile aynı gün askere çağrıldı. Askerlik merkezine gittiklerinde İvan Aleksandroviç Şişkof adında bir subay Sadık ile Süleymanı karşıladı, onlara iyi bir tahsile sahip olduklarını bildiği için orta subay olma teklifini iletti. Sadık eğer redderse ailesine zarar vereceklerini bildiği için Süleyman ile birlikte bu teklifi kabul etmek zorunda kaldı.

    1938 yılının kışı, Odesa Orta Kumandan Okulunda okumaya başladılar. İki sena sonra ikisi de mezun oldu ve bir hafta izinden sonra Sadık 57. tümenin 94.  taburunun 2nci bölük komutanlığına Süleyman ise 3. bölük komutanlığına getirildi. Bu süreç içerinde Sadık evi ile sürekli mektuplaşıyor. Kardeşi Bekir mektuplarında annesinin Sadık’ı çok özlediğini ve sık sık mektup göndermesini istediğini söylüyordu.

    Sadık birliklerde sürekli Kırgız, Özbek ve diğer Türk askerlerini arıyor. Onlarla kendi ana dilinde konuşup biraz teselli bulmak istiyordu. Bir süre sonra Almanların Rus topraklarına saldırdığı, yani savaşın başladığı bildirildi. Sadık toplam sekiz tankı bulunan tank bölüğü komutanlığına, Süleyman ise topçu bölüğü komutanlığına getirildi.

    Roma’da bulunduğu yıllarda  hatıralarını yazarken çektiği acılar bazen onun hatıraları yazmasını engelliyordu. Acılarını dindirebilmek için doktorlara tedavi oluyor ve bu sayade hatıralarına devam ediyordu.

    Bir hafta sonra batı Ukrayna’nın bir köyüne intikal etmişlerdi. Yeni tabur komutanı Almanlarla temas halinde bulunan General Maksimenkoya destek olması için Sadık’ı görevlendirmişti. Sadık’ın elinde bulunan tanklar Rusların sahip olduğu en eski tanklar olan B27’ler idi.

    Sadık aldığı emre göre kırkıncı kilometrede, Kotovsk-Balta arasında cephe tutan Maksimenko’nun kuvvetlerine katılacaktı fakat daha altıncı kilometrede Alman topçuları bütün tankları etkisiz hale getirdi. Çatışmadan sadece Sadık ve yedi askeri kurtulabildi. Almanların tankları altıncı kilometrede karşılamasının nedeni Maksimenko’nun yüzellibin askeri ile birlikte Alman saflarına katılmasıydı.

    Sadık yedi askeri ile birlikte geri birliklere doğru yola çıktı. Uzun bir yürüyüş sonunda ulaştı ve karargah çadırını bulup içeri girdi. Orada kendisi askere yazılırken tanıştığı Rus subay Şişkof’u gördü ve kendini biraz daha rahatlamış hissetti. Daha sonra  Şişkof’tan Süleyman’ın ilerideki tepenin arkasında topları ile mevzilendiğini öğrendi. Sadık o gün Süleyman ile telefonda görüşüp biraz teselli bulmuştu fakat Süleymanın görevini düşündükçe üzülüyordu. Süleyman Alman mevziilerine çok yakındı ve görevi onları oyalayıp vakit kazanmaktı.

    Almanlar Rus cephelerine saldırdı. Süleyman Almanlara büyük kayıplar verdi fakat üç gün sonra yeri keşfedildi ve Alman topçuları tarafından yok edildi. Alman topçuları tepeyi bombalarken tepeden kendi istikametine doğru yaklaşan bir asker gördü. Asker Tatardı ve Süleyman’ın topçu bombaları ile değil Rus askerleri tafafından öldürüldüğünü söyledi. Sadık beyninden vurulmuşa döndü.

    Almanlar cepheyi yarmış hızla ilerliyorlardı. Şişkof Sadık’a Aleksandrovka’da bulunan tahta köprüyü yakıp Almanların köprüden geçişini engellemesini emretmişti. Bu sırada Rus destek birlikler geldi ve köprüyü yakmamasını emretti. Köprüden destek birlikler geçecekti fakat Almanlar köprüye çok yakındı. Bu yüzden Şişkof Sadık’a bir takım askerle köprüden bir kilometre ilerde mevziilenmesini ve yeni emir gelmedikçe geri çekilmemesine emretti. Kısa bir süre sonra Almanlar saldırıya geçti ve Sadık’ı esir aldı. Sadık’ın hatıra kitabında buraya kadar olan parça birinci bölüm olarak ayrılmıştı. Çünkü bundan sonra hayatı değişiyordu. Çok uzun bir süre esir olarak yaşayacaktı.

    Sadık’ı önce bir ahıra kapatmışlardı. Ahır çok kalabalıktı hatta bir ara içeride Şişkof’u da görmüştü. Daha sonra Sadık’ı Uman kampına götürdüler. Demir parmaklıklarla kapatılmış bir esir kampına attılar. Sadık esir kampının meydanında ilerliyor ve konuşabilecek birlaç Tatar arıyordu. Bu arada etraftaki esirlerin üzerlerindeki bitleri öldürmekle meşgul olduklarını görüyordu. Biraz daha dolaştıktan sonra yakında bulunan bir duvarın dibinde oturan Tatarları gördü ve yanlarına hareket etti. Tatarlardan bir tanesi Mustafa Onbaşı diye çağrılıyordu. Tek başına on kişinin işini yapabildiği için Almanlar onu her gün çalıştırmak için götürür ve normalden fazla ekmek verip esir kampına bırakırlardı. O da yamekleri Tatarlarla paylaşır böylece kimse aç kalmazdı. Bir süre sonra başka bir kampa götürülmek üzere bütün esirler yola koyuldu. Yolculuk umduklarından çok daha uzun sürdü, Mustafa ve Sadık dışında bütün Tatarlar yolda öldü. Sonunda yeni kamp yerine vardılar ve barakalara yerleştirildiler.

    Sadık barakalarda kış soğuğunda yaşama mücadelesi veriyordu fakat sonra dayanamayarak barakadan kaçmaya teşebbüs etti. Bir alman askeri tarafından yakalandı, normalde öldürülmesi gerekiyorken uzun süre dövüldükten sonra zindana götürüldü. Kısa bir süre sonra tekrar barakaya götürüldü fakat bu sırada Gürcü bir doktor tarafından barakadan çıkarıldı. Artık esir kampında ölenleri çukurlara taşıyordu. Bir gün ölüleri taşırken Mustafa Onbaşıyı gördü ve uzun süre onu aklından silemedi. Bir ara Alman bir komutan tarafından beğenildi ve komutan Şults’un yanına yardımcı olarak atandı. Artık çok rahattı fakat bir süre sonra Şults’un tayini çıktı ve Sadık boşlukta kaldı. Sadık içinden kendisini tekrar barakaya atcaklarını ve orada öleceğini düşünüyordu. Bunların hiçbiri olmadı ve gece yarısı bir trenle kamp bölgesinden götürüldü. Sadık trende giderken içinde garip duygular oluştu, kendisinin nereye götürüldüğünü bilmiyor ve sormaya da cesaret edemiyordu. Gece yarısı tren durdu ve iki alman nezaretinde bir kamyona götürüldü. Yaklaşık bir gün kamyon yolculuğundan sonra beyaz boyalı, güzel bahçeli bir binanın önüne yaklaştılar. Kamyondan inerken çok iyi rusça konuşan bir Alman Sadık’ı karşıladı. Alman asker hazırlıksız karşıladıkları için Sadık’tan özür diledi.

    Sadık hiçbirşey anlamıyordu, çok yorgundu  ve bir an önce uyumak istiyordu. Alman, Sadık’ı beyaz çarşaflı çok rahat bir yatağa götürdü. Sabah saat onda komutan ile görüşmesi olduğunu söyleyerek odadan çıktı. Sadık sabah uyandığında her tarafta rus askerleri vardı. Kısa süreli bir şaşkınlıktan sonra orasının casus okulu gibi bir yer olduğunu farketti. Alman asker saat onda Sadık’ı komutanın karşısına çıkarttı. Sadık başta casusluğu reddetti fakat Alman subayın Tatar, Kırkız,Özbek ve diğer Türklerin aynı çatı altında toplanması ve Ruslara karşı özgürlüklerini elde etmeleri ile ilgili anlattığı planları dinleyince görevi kabul etti.  Daha sonra bütün Türklerin bir arada toplandığı bir bölgeye gönderildi. Karşılaştığı bütün Türkmenlerin ülkelerini kurtarma adına yaptıklarını görünce çok memnun olmuştu.

    Bu olaydan sonra hatıra kitabında Roma’da Cengiz adında bir Kırımlı’nın kaldığını ve onunla mutlaka görüşmesi gerektiğini yazıyordu.

    Dağa Çıkan Kurt

    Olay bir şairin, yazara; bir Fransız kurt masalını anlatması ile başlar. Şair yazara söz vermesine rağmen  kurt hakkındaki şiirini bir türlü yazara gönderemez.  Yazar beklemekten bıkar ve kendini kurt hülyaları içinde bulur.

    Karacaaahmet mezarlığı civarında fakir ve yoksul olan küçük bir evin çocuğudur. Babasını savaşta kaybetmiştir.  Annesi her akşam eve geşmesini beklemekte ve getireceği ekmeği yiyerek karnını doyurur. Fakat o akşam annesi biraz gecikir.  Sonunda annesi karşıda görünür. Fakat elinde ekmek yoktur. Aç kalacağını anlar.  Vakit artık geç olmuştur ve yatarlar. Çocuk yatakta annesi ise yarı tahta yarı hasır bir yatakta yatmaktadır. Gece çocuk yatağının üstünde bir şeylerin kıpırdadığını hisseder fakat bunun annesine anlatmaz. Hafifçe gözlerini açar. Karşısında savaştan çıktığı her halinden belli olan, her yanı yara bere içinde ve ağzından kan damlayan bir kurt durmaktadır. Bu durum babasının anlattığı bir kurtmasalını anımsatır.

    Bir gün ormanda bütün hayvanlar birbirine girer. Bozulmadık yuva,ezilmedik çalı, çiğnenmedik ot kalmaz. Kısacası taş taş üstünde kalmaz.  Uzun süre bu böyle devam eder.  Hayvanlar birbiri ile konuşmazlar ve birbirine düşmanca hareket etmeye devam ederler. Bunun böyle gitmeyeceğini anlayan ormanın en yaşlısı olan fil bir toplantı yapmak ister ve bütün hayvanların bir araya gelmesini ister.  Toplantı yapılır ve toplantıda artık düşmanca tavırların bırakılacağıve dostluk içinde yaşanması gerektiği kararına varılır. Bu kararda şu sonuç çıkıyordu. Her hayvan kendi bölgesindehür ve serbest olarak gezebilecekti. Etçil hayvanlar bu duruma pek rıza göstermedi ama yine de boyun eğdiler. Otçul hayvanlar bu duruma çoktan razı idiler. Yine de hayvanlar arasında bir takım huzursuzluk olduğu meydandaydı. Sonunda bu huzursuzluğunun sebebinin kurt oldduğu ortaya çıktı. Topluca kurt diyarına saldırdılar. Yıkılmadık yer bırakmadılar. Kurt bu bozgun karşısında öcünü almak için dağa çıktı.

    Acımak

    Zehra kasabanın en tanınan kişisidir. Çok iyi bir öğretmen olup sevilen birisidir. Fakat geçmişte yaşadılarından dolayı acıma duygusundan yoksundur. Bir gün Maarif Bey gelip bir mektup verir. İstanbul’dan cağrıldığını ve babasının çok hasta olduğunu söyler. Ama o bunu kabul etmez. Çünkü küçükken annesinin, ablasının ve kendisinin başına gelen bütün olaylar hep onun yüzündendir. Belli bir süre sonra baskıya dayanamaz.

    İstanbul’a gitmek üzere trene biner. Trende hep babasının annesine, ablasına bağırmasını,sarhoş sarhoş eve gelmesini düşündükçe ona nefreti artar. Üstelik komşuları olan Necip Bey ve ablasının o kadar iyiliğine karşın onlarlada kavga etmiştir. İstanbul’a gelipte verilen adrese gittiğinde yaşlı bir adam ve kadın onu beklerl. Onlar babasının öldüğünü söylerler. Ondan kalan birkaç eşya ve sandık verirler. Akşam uykusu gelmeyince kutuyu açar. Birkaç eşya ve bir günlük bulur. Günlüğü okumaya başlar. Günlük babasının ilk memur olduğu yıldan başlar. Birkaç yerden sonra tayini Diyarbakır’a  çıkar. Burda annesiyle tanışır. Herkes onun kötü biri olduğunu söylemesine rağmen onla evlenir va kaynanasıyla İstanbul’a gelir.

    Burda karısının ve kaynanasının kötülüklerini yavaş yavaş öğrenir. Kavga etmeye başlarlar. Üstelik  dolapları karıştırınca aşk mektupları bulur. Bu mektuplar komşusu Necip Bey’den gelmiştir. Bu olaya cok üzülür ve eve gelmemeye başlar. Necip Beyle kavga eder; işten atılır. Sadece iki kızı için yaşamaktadır artık. Fakat annesi onu kızlarına karşı kötülemektedir. Ablası annesinin tutarsızlığından dolayı ölür. Diğer kızının da aynı duruma düşmemesi için evden kaçırır. Bir yurda yerleştirir. Belli bir süre sonrada karısı ve kaynanası ölür. Günlük burada biter. Bu olaydan sonra  Zehra çok pişman olur. Artık bütün gerçekleri öğrenmiştir. Ayrıca  acımayıda  öğrenmiştir.

    Zeliş

    Zeliş genç bir köylü kızıdır. Geçimlerini tütüncülük ile sağlamaktadır. Zeliş bir gün evde otururken keçileri urganını koparır ve biraz uzakta oturan komşularının tarlasının bir bölümüne zarar verir. Zeliş keçisinin kaçtığını anlar ve etrafta onu arar. Keçisinin girdiği tarlada Cemal isimli bir genç ile tanışır. Birbirlerinden etkilenirler. Sürekli birbirlerini düşünmekten kendilerini alıkoyamazlar. Fakat Zeliş’in babası Recep, Zeliş’i arkadaşı Bekir ile evlendirmeye söz vermiştir. Aslında Bekir’e borçludur ve bu yüzden Zeliş’i Bekir’e vermek istemektedir. Zeliş ise bu olyların farkında değildir.

    Bir gün o yöredeki halkın bir araya gelip eğlendikleri bir gece Zeliş le Cemal sürekli gözgöze geldiler  ve birbirleri ile konuşabilmek için kendilerinde cesaret aradılar. Daha sonra kendilerini toparladılar ve kalabalıktan ayrılıp kimsenin olmadığı bir yerde bir araya geldiler. Recep ise Zeliş’i bir an önce Bekir ile evlendirmeyi planlamaktadır. O yörede yaşayan Yaşar adlı bir genç Zeliş ile Cemalin birbirlerni sevdiğini fark eder  ve onları ayırabilmek için ortalığa bir çok  dedikodu yayar. Bekir ise söylentilere oldukça kızmıştır. Zeliş’in ona karşı davranışları ise söylentileri doğrulamaktadır.

    Cemal  ile Zeliş köydeki dedikodular.yüzünden aileleri tarafından sıkıştırılmışlardır. Bu yüzden de mektuplaşmaya başlarlar.Bir süre sonra Cemal’in Zeliş ‘i kaçıracağı dedikodusu bütün yöreyi sardı.Bu sırada o yörede sevilmeyen Fehmi Has isimli birisi  ve  Yaşar, Bekir’i Zeliş’i kaçırmak konusunda ikna ettiler. Zeliş’in babası kaçırma işinin kendisinin göremeyeceği bir yerde gerçekleşirse bu olaya göz yumacağını söyledi. Böylece babası da kızının  kaçırılmasına izin verdi dedirtmeyecekti.

    Bekir ve arkadaşları bu planı kurarak araba bile bulmuşlardı. Zeliş’i kaçırmak için evden uzaklaşmasını bekliyorlardı. Zeliş’in kardeşi Rabiya ise arabayı görmüş, koşturarak kaçırılacağını ablasına haber vermişti. Zeliş ise evden çıkıp doğruca Cemal’in evine koşmaya başladı. Cemali bir an önce bulup kaçmaları gerekiyordu. Cemal, Zeliş ‘in koşturarak geldiğini görmüş ve durumu anlamıştı. Cemal Zeliş ‘in kolundan tutup dağlara doğru kaçmaya başladılar. Gözden kaybolduklarında akşam olmuştu. Cemal geceyi geçirebilmek için bir tanıdık bulması gerektiğine karar verdi. Geceyi askerde olan çocukluk arkadaşının evinde geçirmeye karar verdiler.

    Bekir ve arkadaşları Cemal hakkında suç duyurusunda bulundular. Cemal’in bu işi babası ile planladığını ve Cemal ile babasının kızı birlikte kaçırdıklarını söylediler.Böylece Cemal’in babasını hapse attırıp Cemal’i ortaya çıkarmayı planlıyorlardı.Fakat olylar onların istediği gibi gitmedi. Cemal’in babası onu çok seven bir arkadaşı sayesinde hapisten çıkarıldı.

    Zeliş ile Cemal ise zengin bir çiftçinin yanında çalışmaya başladılar.Onlara işveren bu adam bir süre sonra onların evden kaçtıklarını anlar ve onları jandarmaya ihbar eder.Jandarma Cemal’i tutuklar ve hapse atar.

    Cemal’in duruşmasında Zeliş, Bekir ve arkadaşlarının bütün yaptıklarını anlatır.Bu olaylara seyirci olan iki ailenin tanıdıkları Receb ‘i  şikayetini geri çekmesi  için ikna ederler.Böylece Cemal kurtuldu ve Zeliş ile evlendiler.

    Gülen Ada

    Murat Kocadağ büyük bir Kaliferni şirketinin eksperidir. Kocadağ’ın tavırlarında ve sesinde sahip olduğu otomobillerin, emlakin ve paraların büyük tutarı sırıtmaktadır. Öyle gariptir ki insan onunla konuşurken bir insanla mı konuşuyor yoksa otomobillerle, emlakin ve arazilerle mi konuşuyor anlaşılmamaktadır.

    Kocadağ bir gün bir adaya gitmek ister. Bu ada ise çok garip bir adadır ve köylülerin değimiyle adamını seçmektedir. Kocadağ bir motor kiralar ve yanına Deli Davut adında birini de alarak adaya doğru yola çıkar. Adaya yaklaşmaya başlayınca adanın suları birden köpürür, göz gözü görmez olur. Kocadağ kanter içinde Deli Davut’u orada bırakarak kaçar gider. Kocadağ gider gitmez ada birden düzelir ve günlük güneşlik olur. Ada adeta gülmektedir.